Kafamda Bir Tuhaflık – Orhan Pamuk

Yine bir Orhan Pamuk sonrası kafam karmakarışık. Yoğurtçu Mustafa’nın oğlu bozacı Mevlüt’ün hikayesi. İstanbul’a adanmış koca bir hayat, umutlar, sevinçler, mutluluklar, gözyaşları, hüzünler ve daha nice duygu..

Açlık ve sefaletle geçmiş bir hayatın 40 yıllık yolculuğunda, İstanbul’un değişen çehresini, kültürel farklılıklarını, kentleşmesini ve günümüze uzanan hikayesine de şahitlik ediyorsunuz..

Kitapta aklımda yer etmiş kısımları aşağıda bulabileceksiniz..

Mevlüt, Rayiha, Samiha, Boynueğri Abdurrahman Efendi, Korkut, Süleyman ve daha niceleri.

0000000624702-1

*ama mezarlıkta yürüyen kendisi değil de başkasıydı; hayatı da bir başkasının başına gelen bir şeydi sanki.

* Düğün boyunca hiçbir şeyi dert etmeyerek karısının peşinden sürüklenmesinin de –bütün evlilikleri boyunca olacağı gibi– hem hayatını kolaylaştıracağını hem de içindeki çocuğu (Rayiha’nın karnındakini değil, Mevlut’un ruhundakini) mutlu kılacağını anlıyordu.

* Kafamda bir tuhaflık var,” dedi Mevlut. “Ne yapsam bu âlemde yapayalnız hissediyorum kendimi.” “Ben yanındayken bir daha asla öyle hissetmeyeceksin, dedi Rayiha anaç bir tavırla

* Rayiha gibi o da hayatının en mutlu günlerini yaşadığını anlayacak kadar akıllı olduğu ve mutluluğu da hiçbir vicdan azabının gizleyemeyeceği kadar büyük olduğu için, bu duygunun daha derinden gelen bir kaynağı olduğunu seziyordu: Hak etmediği halde yanlışlıkla Cennet’e kabul edilmiş biri gibi hissediyordu kendini.

*Ağbi bunlar bu kadar aptal olduğu için mi bu kadar dayak yiyor, yoksa bu kadar dayak yedikleri için mi bu kadar aptal oluyor, asıl tartışmamız gereken konu budur

*Mevlut, hayatının en mutlu yıllarını yaşadığını bazan seziyor, ama bu bilgiyi aklının yalnızca bir köşesinde tutuyordu. Mutlu olduğunu düşünürse onu kaybedebilirdi.

*“Yok ağbi, yanlış anlama, ben Mevlut Ağbimin aşkına hak veriyorum, saygı duyuyorum. Ama bir ihtimal, kusura bakma ortaya bu fikri attığım için, ama kızı tanırsa insan daha da çok âşık olurmuş gibi geliyor bana.” Bizim Mardinli bir arkadaş var, yukarıda Eczacıbaşı’nın ilaç fabrikasında çalışıyor. Her gün kendi yaşındaki bir kızı paketlemede görüyor. Kız paketlemedeki diğer kızlar gibi mavi önlük giyiyor. Bizim Mardinli ile kız her gün sekiz saat hem karşı karşıya çalışıyorlar hem de iş gereği konuşuyorlar. Bizim arkadaş önce tuhaf duygular duyuyor, kimyası bozuluyor, revire çıkıyor. Yani önce anlamıyor bile bu kıza âşık olduğunu. Kabul edemiyor hatta. Çünkü aslında kızın ne gözü ne de herhangi bir yeri güzel de değilmiş. Ama sırf her gün onu görüp arkadaşlık ettiği için çok kötü âşık oldu. Bu mümkün mü?” “Sonra ne oldu?” diye sordu Mevlut. “Kızı başkasına verdiler. Arkadaş Mardin’e dönünce intihar etti.

*Mutluysan başkalarının da mutlu olmasını istersin

*DİLİN NİYETİ KALBİN NİYETİ İLE BİRDİR

*Bacanaklar Boza’yı işlettikleri günlerde, Ferhat’ın bir gece anlattığı bir hikâyeyi Mevlut bir daha hiç unutmadı: “Askeri darbenin en kötü günlerinde Diyarbakırlılar hapishaneden gelen işkence çığlıklarıyla sindirilmişken, Ankara’dan şehre müfettiş kılıklı bir adam gelmiş. Esrarengiz ziyaretçi kendisini havaalanından oteline götüren taksinin Kürt şoförüne Diyarbakır’da hayatın nasıl olduğunu sormuş. Şoför de bütün Kürtlerin yeni askeri yönetimden çok memnun olduğunu, Türk bayrağından başkasına inanmadıklarını, ayrılıkçı teröristlerin hapse atılmasından sonra şehir halkının çok mutlu olduğunu söylemiş. ‘Ben avukatım,’ demiş Ankara’dan gelen ziyaretçi. ‘Hapiste işkence görenleri, Kürtçe konuştu diye köpeklere yedirilenleri savunmaya geldim.’ Bunun üzerine şoför ilk sözlerinin tam tersi bir havaya girmiş. Hapishanede Kürtlere yapılan işkenceleri, canlı canlı lağımlara atılanları, dövüle dövüle öldürülenleri sayıp dökmüş. Ankara’dan gelen avukat dayanamayıp şoförün sözünü kesmiş. ‘Ama az önce tam tersini söylüyordun,’ demiş. Diyarbakırlı şoför de ‘Avukat bey, haklısınız,’ demiş. ‘İlk söylediğim resmi görüşümdü. İkinci söylediğim de şahsi görüşümdür.’ ”

* Mevlut kafasının içerisindeki ışık ile karanlığın şehrin gece manzarasına benzediğini hissetti. Belki de bu yüzden, getirdiği para ne olursa olsun, kırk yıldır geceleri şehrin sokaklarına boza satmak için çıkıyordu. Mevlut kırk yıldır bildiği, ama açıkça farkında olmadığı gerçeği şimdi açıkça anladı: Şehrin sokaklarında geceleri gezmek Mevlut’a kendi kafasının içinde geziniyormuş duygusu veriyordu. Bu yüzden duvarlarla, reklamlarla, gölgelerle, karanlıkta seçemediği tuhaf ve esrarlı şeylerle konuşmak kendi kendine konuşmak gibi geliyordu ona. “

*Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi kendine.

Uzak tarafından yayımlandı

ilkin gezginliğe çıkman gerek ancak sonra yurduna dönebilir o zamanda ötekileri anlayabilirsin. Ludwig Wittgenstein

%d blogcu bunu beğendi: